Tarım arazilerinin adaletsiz dağılımı, tarih boyunca yalnızca toplumsal huzursuzluklara yol açmakla kalmamış, aynı zamanda toprağın verimsiz kullanılmasına da neden olmuştur. Büyük arazilerin az sayıda mülkiyet sahibinin elinde atıl kalması ya da endüstriyel tarımın tek tipleştirici baskısı altında ezilmesi, uzun vadede yerel gıda ekosistemlerini çökertmektedir. Toprak reformu, bu dengesiz yapıyı kırarak toprağı asıl işleyecek olan, yerel tarım pratiklerini bilen küçük ve orta ölçekli üreticilere aktarır. Mülkiyetin tabana yayılması, üreticinin yarın kaygısı gütmeden toprağına yatırım yapmasını sağlar. Kendi toprağını işleyen çiftçi, toprağın uzun vadeli sağlığını korumak için sürdürülebilir yöntemlere yönelmekte ve bu durum doğrudan gıda üretiminde sürekliliği beraberinde getirmektedir.
Tarımsal kalkınmanın ve gıda güvenliğinin temelinde, küçük üreticilerin desteklenmesinin yattığını savunan çalışmalar bu dönüşümün küresel kanıtlarını sunmaktadır. Nitekim Sussex Üniversitesinden "Michael Lipton, küçük ölçekli aile çiftliklerine yönelik toprak reformunun, büyük ölçekli ve endüstriyel işletmelere kıyasla birim alan başına düşen verimliliği ve istihdamı çarpıcı bir şekilde artırdığını ortaya koymaktadır"[1]. Lipton’un bu tespiti, toprağın adil dağıtılmasının yalnızca sosyal bir adalet arayışı değil, aynı zamanda küresel açlık tehlikesine karşı üretilebilecek en rasyonel ekonomik çözümlerden biri olduğunu kanıtlamaktadır. Toprağa erişim hakkı güvence altına alınan her çiftçi, küresel gıda zincirinin kırılgan halkalarını güçlendiren bağımsız birer üretim merkezine dönüşmektedir.
Hukukun Koruyucu Kalkanı ve Tarım Arazilerinin Geleceği
Toprak reformuyla dağıtılan ya da mevcut yapısıyla korunan tarım arazilerinin sürdürülebilirliği, ancak tavizsiz bir tarım hukuku çerçevesiyle sağlanabilir. Tarım hukuku, serbest piyasa koşullarının yarattığı rantiye baskısına karşı tarım topraklarını koruyan en güçlü kalkandır. Verimli tarım alanlarının sanayileşmeye açılması, imara kurban edilmesi veya turizm projeleriyle yok edilmesi, geri dönüşü olmayan bir gıda krizine davetiye çıkarmaktadır. Hukuk sistemleri, hazırladıkları katı arazi kullanım planları ve cezai yaptırımlarla bu kaybın önüne geçer. Ayrıca, kırsal kesimde sıklıkla karşılaşılan ve tarımsal verimliliği baltalayan miras yoluyla arazilerin aşırı parçalanması sorunu da yine hukuki düzenlemelerle, asgari tarımsal arazi büyüklükleri tanımlanarak çözüme kavuşturulmaktadır.
Türkiye coğrafyası ve tarımsal dönüşüm süreçleri incelendiğinde de toprak mülkiyeti yapısının sosyo-ekonomik etkileri net bir şekilde görülmektedir. Boğaziçi Üniversitesinden "Çağlar Keyder, Türkiye'deki tarımsal yapının küçük köylülüğe dayalı mülkiyet biçimi sayesinde büyük toplumsal dönüşüm dalgalarına karşı direnç gösterdiğini ve bu yapının kırsal çözülmeyi geciktiren bir tampon işlevi gördüğünü belirtmektedir"[2]. Bu durum, tarım hukukunun sadece toprağı değil, o toprağı işleyen insan topluluklarının kültürel ve ekonomik varlığını da korumakla yükümlü olduğunu göstermektedir. Güçlü bir tarım hukuku, sözleşmeli tarım modelini yasal güvencelere bağlayarak çiftçiyi büyük tekeller karşısında ezilmekten korur, su kaynaklarının paylaşımını düzenler ve gıda üretiminin her aşamasını denetim altında tutarak halk sağlığını güvence altına alır.
Sürdürülebilir Bir Gelecek ve Gıda Egemenliği
İklim krizinin kapımızı çaldığı, kuraklığın ve ekstrem hava olaylarının tarımsal üretimi doğrudan tehdit ettiği modern dünyada, gıda güvenliği artık bir egemenlik meselesi haline gelmiştir. Gıda güvenliğinin bir adım ötesi olan gıda egemenliği, toplumların kendi tarım ve gıda politikalarını, yerel kaynaklarını kullanarak serbestçe belirleme hakkını ifade eder. Bu hakkın pratikte karşılık bulabilmesi, ancak tarım reformlarının ve hukuki altyapının çağın gereklerine göre güncellenmesiyle mümkündür. İklim krizine dayanıklı tarım tekniklerinin yaygınlaştırılması, organik tarımın teşvik edilmesi ve yerel tohum bankalarının yasal koruma altına alınması, tarım hukukunun çağdaş vizyonunu oluşturmaktadır. Hukuki güvencelerle desteklenen çiftçiler, su tasarrufu sağlayan damlama sulama sistemlerine ve toprağı yormayan nöbetleşe ekim yöntemlerine çok daha kolay uyum sağlamaktadır.
Uluslararası alanda gıda güvenliğinin temel insan hakları zemininde ele alınması, konunun küresel ciddiyetini gözler önüne sermektedir. Louvain Üniversitesinden ve eski Birleşmiş Milletler Gıda Hakkı Özel Raportörlerinden "Olivier De Schutter, gıda güvenliğinin sağlanmasının ancak küçük ölçekli üreticileri destekleyen ekolojik tarım yöntemlerinin ve bu üreticilerin pazara erişimini güvence altına alan yasal reformların hayata geçirilmesiyle mümkün olacağını savunmaktadır"[3]. De Schutter’in vurguladığı bu yaklaşım, toprağı işleyen insanın haklarını korumayan hiçbir sistemin küresel gıda krizine çare olamayacağını açıkça ortaya koymaktadır. Adil bir toprak dağıtımı ve bu dağıtımı koruyan kararlı bir hukuk mekanizması, insanlığın gelecekteki gıda krizlerine karşı en büyük teminatıdır. Tarım arazilerini koruyan, üreticiyi destekleyen ve gıda hakkını kutsal bir yurttaşlık hakkı olarak gören devletler, geleceğin dünyasında hem ekonomik hem de toplumsal olarak ayakta kalmayı başaracaktır.
[1] Michael Lipton, Sussex Üniversitesi, "Lifeland: Land Reform and Sustainable Livelihoods in the Twenty-First Century", World Development Journal, Brighton, Yirmi Dokuzuncu Cilt, Sayı Altı, Sayfa Sekiz Yüz Beş - Sekiz Yüz Yirmi, İki Bin Bir
[2] Çağlar Keyder, Boğaziçi Üniversitesi, "Türkiye'de Devlet ve Sınıflar", İletişim Yayınları, İstanbul, On Birinci Baskı, Sayfa Yüz Kırk Beş, İki Bin Altı
[3] Olivier De Schutter, Louvain Üniversitesi, "Agroecology and the Right to Food", Report of the Special Rapporteur on the Right to Food, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Cenevre, Sayfa On İki - Yirmi Dört, İki Bin On Bir
YANSIMA Bilimsel Perspektif Dergisi
Ücretsiz Aylık Dijital DergiTel: 0 553 403 88 04 (WP/GSM)Makaleler özgün yorumlar sunar. Ayrıca sitemizdeki resimler; muhabirlerimizn çektiği özgün fotolgraflar, çizerlerimiz tarafından oluşturulan özgün karikatür ve özgün illustrasyonlardan oluşur. Alıntılar tırnak içinde ve kaynak belirtilerek sunulur."Bilgi, paylaşıldıkça artan tek hazinedir."