İnsanlık tarihi boyunca bilginin yaygınlaşması, toplumların ilerlemesi ve kalkınması için hayati bir unsur olarak kabul edilmiştir. Ancak tarihsel tecrübe bize bilginin tek başına aydınlanmayı garanti edemediğini açıkça göstermektedir. Gerçek anlamda aydınlanmış bir insan olmak, entelektüel formasyonun çok ötesinde, başkasının acısını kendi yüreğinde hissedebilmeyi, insanlık dışı pratiklerle insani erdemleri birbirinden ayırt edebilme yetisini gerektirir. Orta Çağ’ın karanlık atmosferinde kadınlar asılsız suçlamalarla vahşice hedef alınırken, bu adaletsizliği içine sindiremeyip ses çıkaran vicdanlı bireyler aslında dönemin en rasyonel ve aydınlanmış özneleriydi. Benzer şekilde, skolastik dünyanın ticari çıkarlar uğruna kutsal değerleri araçsallaştırdığı dönemlerde bu saçmalıkları reddedenler de yine aklını ve vicdanını merkeze alan kişilerdi. Buradan hareketle, aydın bir insan olmak için felsefe, ilahiyat veya fizik gibi alanlarda akademik kariyer yapmanın şart olmadığı anlaşılmaktadır. Gerekli olan yegâne şey, gelişmiş bir vicdan, sarsılmaz bir adalet duygusu ve derin bir empati yeteneğidir. "Aydınlanma, insanın kendi aklını başkasının kılavuzluğuna ihtiyaç duymadan kullanma cesaretidir; ancak bu cesaret vicdanla ve evrensel ahlakla harmanlanmadığı sürece eksiktir"[1]. Dolayısıyla aydınlanma, akıl ile merhametin kusursuz bir sentezidir.
Kurumsal Dogmatizm, Bürokrasi ve Vicdanın Sınavı
Modern çağın en büyük entelektüel ve etik krizlerinden biri, kurumsal yapılar içinde türeyen dogmatik refleksler ve bürokratik baskılardır. Günümüzde zaman zaman köklü üniversitelerde veya kamusal kurumlarda dahi, farklı düşüncelere, kimliklere ve dünya görüşlerine kapalı bir zihniyetin egemen olduğunu görmekteyiz. Yönetim kademelerinin kendi otoritelerini sarsılmasından duydukları yersiz korku, hukuki ve ahlaki sınırları esneterek masum insanların hayatını karartmalarına yol açabilmektedir. Olmayan tehditler veya keyfi bahaneler üzerinden yürütülen bu tür tasfiyeler, rasyonalizmin ve evrensel hukukun yanından bile geçmeyen karanlık dogmatizmin tezahürleridir. Bu noktada aydınlanma, sadece tarihi bir dönem değil, bugünün bürokratik ve toplumsal vicdansızlıklarına karşı direnen etik bir kalkandır. "Totaliter eğilimler ve katı bürokratik yapılar, bireylerin kendi vicdanlarıyla baş başa kalmasını engellemek için sistematik bir korku iklimi yaratırlar; oysa düşünen ve vicdanını kaybetmemiş bir insan, bu tür baskıların karşısındaki en güçlü etik barikattır"[2]. Türkiye’nin modernleşme ve eğitim tarihinde, özellikle Cumhuriyet’in kurucu felsefesinde ve sonrasındaki aydınlanma hamlelerinde hedeflenen temel gaye, bireyi sadece teknik bilgiyle donatmak değil, toplumsal sorumluluk ve vicdan bilinciyle harmanlamaktı. Bu toprakların entelektüel köklerinde yer alan hümanist ve adaletçi yaklaşım, kurumların dogmatizmden arınarak evrensel değerlerle buluşmasının ne denli hayati olduğunu defalarca kanıtlamıştır.
Kin, Nefret ve Toplumsal Histeri Sarmalı
Aydınlanmanın ve toplumsal barışın en büyük düşmanı, şüphesiz ki bireysel psikolojiden beslenip kitlelere yayılan kin ve nefrettir. Kin ve nefret, bireysel bir duygunun ötesine geçerek tedavi edilmediği takdirde toplumsal bir histeriye ve kolektif bir körlüğe dönüşebilen tehlikeli patolojilerdir. Kutuplaşmış toplumlarda önyargılar hızla hortlar, rasyonel düşünce yerini kör bir husumete bırakır ve böyle bir iklimde bilimsel ya da ahlaki bir aydınlanmadan söz etmek imkânsız hale gelir. Farklılıkları toplumsal bir zenginlik olarak görmek yerine onları yok edilmesi gereken bir tehdit olarak algılayan hastalıklı zihniyet, toplumları içten içe çürüten bir dinamik yaratır. "Duygulanımların en yıkıcısı olan kin ve nefret, akıl tarafından kontrol edilmediği sürece insanı köleleştiren, toplumsal bağları zayıflatan ve ahlaki çözülmeyi tetikleyen en tehlikeli tutkulardır"[3]. Yirmi Birinci Yüzyılın karmaşık ve birbirine bağlı dünyasında, halkların huzur içinde yaşayabilmesi için önyargıların, kin söylemlerinin ve dogmatik şartlanmaların akıl süzgecinden geçirilmesi şarttır. Gerçek aydınlanma, tam da bu karanlık ve nefret dolu dalgalara karşı akıl, vicdan ve bilimle örülmüş kalıcı bir barış ve insanlık savunma hattıdır.
[1] Immanuel Kant, Königsberg Üniversitesi, "Aydınlanma Nedir? Sorusuna Cevap, insanın kendi suçlu olduğu bir erginlenmeme durumundan kurtulmasıdır", Berlin Yayınları, Berlin, 1784
[2] Hannah Arendt, New School for Social Research, "Kötülüğün sıradanlığı, bireyin düşünme yetisini askıya alarak sıradan kurallara körü körüne uymasından beslenir", Viking Press, New York, 1963
[3] Baruch Spinoza, Leiden Üniversitesi, "Kin, akıl tarafından kontrol edilmediği sürece insanı köleleştiren ve toplumsal bağı zayıflatan tutkuların başında gelir", Ethica, Amsterdam, 1677
YANSIMA Bilimsel Perspektif Dergisi
Ücretsiz Aylık Dijital DergiTel: 0 553 403 88 04 (WP/GSM)Makaleler özgün yorumlar sunar. Ayrıca sitemizdeki resimler; muhabirlerimizn çektiği özgün fotolgraflar, çizerlerimiz tarafından oluşturulan özgün karikatür ve özgün illustrasyonlardan oluşur. Alıntılar tırnak içinde ve kaynak belirtilerek sunulur."Bilgi, paylaşıldıkça artan tek hazinedir."