Günümüzde internette atılan neredeyse her adım, görünmeyen bir sistem tarafından izleniyor, kaydediliyor ve analiz ediliyor. Sosyal medyada karşımıza çıkan içerikler, alışveriş sitelerinde önerilen ürünler, hatta hangi haberi önce okuyacağımız bile çoğu zaman algoritmalar tarafından belirleniyor. Bu durum kaçınılmaz bir soruyu beraberinde getiriyor: Algoritmalar bizi gerçekten yönetiyor mu, yoksa yalnızca yönlendiriyor mu? Bu soruya verilen yanıtlar genellikle iki uçta toplanıyor. Bir taraf, algoritmaları modern çağın toplum mühendisleri olarak görürken; diğer taraf, tüm sorumluluğu bireysel tercihlere yüklüyor. Oysa gerçek, bu iki uç arasında daha karmaşık bir yerde duruyor.
Algoritmalar çoğu zaman baskıcı değildir; aksine son derece nazik çalışır. Kullanıcıya açık emirler vermez, yasaklar koymaz. Bunun yerine seçenekler sunar. Ancak bu seçeneklerin nasıl belirlendiği, hangi içeriklerin görünür kılındığı ve hangilerinin görünmez hale getirildiği kritik bir meseledir. Shoshana Zuboff (Harvard Business School) bu durumu “Gözetim kapitalizmi, insan davranışını tahmin etmekle yetinmez; onu şekillendirmeyi hedefler” sözleriyle açıklar[1]. Algoritmalar, bireyin dikkatini ölçer, ödüllendirir ve zamanla belirli davranışları daha olası hale getirir. Burada özgür irade ortadan kalkmaz; fakat yönü fark edilmeden eğilir.
Algoritmaların toplum üzerindeki etkisi, farklı siyasal ve ekonomik sistemlerde farklı biçimler alır. Çin’de dijital sistemler daha çok itaat, düzen ve öngörülebilirlik üzerine kuruludur. Batı’da ise aynı teknolojiler tüketim, katılım ve süreklilik üzerinden işler. Ancak yöntemler farklı olsa da sonuçlar benzeşir. Zeynep Tufekci (Columbia University) bu benzerliği “Algoritmalar baskı uygulamaz; seçenekleri yeniden sıralayarak davranışı yeniden tanımlar” şeklinde ifade eder[2]. Burada mesele doğrudan kontrol değil, alternatiflerin daraltılmasıdır. Kullanıcı, özgürce seçtiğini düşünür; fakat seçebileceği alan baştan belirlenmiştir.
Yapay zekâ sistemleri büyük yatırımlar gerektirir. Altyapı, enerji, insan kaynağı ve veri maliyetleri düşünüldüğünde, bu sistemlerin karşılıksız çalışması mümkün değildir. Ekonomik çıkar, dijital dünyanın da temel itici gücüdür. Ancak sorun, çıkarın varlığı değil; bu çıkarın nasıl elde edildiğidir. Herbert Simon (Carnegie Mellon University) dikkat ekonomisini açıklarken “Bilgi bolluğu, dikkati kıt bir kaynak haline getirir” der[3]. Algoritmalar tam da bu kıt kaynağı yönetmek üzere tasarlanır. Kullanıcının bütçesi, gelir düzeyi ve kırılganlıkları bilinir; ancak çoğu zaman en uygun seçenek değil, en kârlı seçenek öne çıkarılır. Bu noktada etik tartışması kaçınılmaz hale gelir.
Bir sistemin yasal olması, güvenilir olduğu anlamına gelmez. Kullanıcı deneyimi çoğu zaman “yanıltıldım mı?” sorusu üzerinden şekillenir. Bankacılık, e-ticaret ve dijital platformlarda yaşanan güven kaybı, açık yalanlardan çok eksik bilgilendirmeden kaynaklanır. Cass Sunstein (Harvard Law School) bu durumu “Seçim mimarisi tarafsız değildir; her tasarım bir yönlendirme içerir” sözleriyle açıklar[4]. Algoritmaların etik sorunu da burada başlar. Kullanıcıyı kandırmadan yönlendirmek ile kullanıcıyı bilgilendirerek yönlendirmek arasındaki fark, güvenin temelini oluşturur.
Algoritmalar hata yapabilir; bu kaçınılmazdır. Asıl belirleyici olan, hataya verilen tepkidir. Kötü niyetli olmayan bir sistem, yanlış yönlendirdiğinde geri adım atabilir, kendini düzeltebilir ve bunu kullanıcıya hissettirebilir. Timnit Gebru (Distributed AI Research Institute) bu noktayı “Etik yapay zekâ, yalnızca sonuçlarla değil, niyet ve hesap verebilirlikle tanımlanır” diyerek vurgular . Güvenilir algoritma, kullanıcıyı sömürülecek bir veri kaynağı olarak değil, uzun vadeli bir muhatap olarak görür. Bu yaklaşım, kısa vadeli kârlardan feragat etmeyi gerektirse bile uzun vadede daha sürdürülebilir bir dijital ekosistem yaratır.
Algoritmalar bugün hayatımızın her alanına nüfuz etmiş durumda. Bizi zorla yönetmiyorlar; fakat yönlendirilebilir hale getiriyorlar. Özgür irade tamamen ortadan kalkmıyor, ancak seçeneklerin çerçevesi daraltılıyor. Asıl mesele, algoritmaların varlığı değil; kimin adına, hangi amaçla ve hangi etik sınırlar içinde çalıştıklarıdır. Ekonomik çıkar meşrudur; fakat bu çıkar, kullanıcıyı aldatmama ilkesine dayanmadığında güven hızla erir. Geleceğin dijital dünyasında belirleyici olan, daha güçlü algoritmalar değil; daha hesap verebilir ve şeffaf algoritmalar olacaktır.
[1] Shoshana Zuboff, The Age of Surveillance Capitalism, PublicAffairs, New York, 2019. Harvard Business School.
[2] Zeynep Tufekci, Twitter and Tear Gas, Yale University Press, New Haven, 2017. Columbia University.
[3] Herbert A. Simon, Administrative Behavior, The Free Press, New York, 1947. Carnegie Mellon University.
[4] Cass R. Sunstein, The Ethics of Influence, Cambridge University Press, Cambridge, 2016. Harvard Law School.