Türkiye’de bilgi, artık ne söylediğiyle değil, kimin söylediğiyle değer kazanıyor. Televizyon ekranlarında, YouTube kanallarında, sosyal medyada her gün yeni bir “uzman” beliriyor. Aynı isimler her konuda konuşabiliyor: ekonomiden dış politikaya, psikolojiden bilime kadar. Buna karşılık üniversitelerde yıllar süren emekle hazırlanan yüksek lisans ve doktora tezleri, araştırmalar ve saha çalışmaları kamuoyuna neredeyse hiç ulaşmıyor. Bilim susuyor; ekran konuşuyor.
Bu tablo tesadüf değil. Türkiye’de üniversite, medya ve kamuoyu arasında bilgi dolaşımı uzun süredir bozuk bir hat üzerinden ilerliyor. Akademik bilgi kendi içine kapanırken, bu boşluk medyada bilimsel görünümü olan ama bilimsel yöntemi olmayan figürler tarafından dolduruluyor. Sorun yalnızca popülerleşme değil; sorun, bilim ile kanaatin yer değiştirmesi. Bu yazı, Türkiye’de bilginin neden içerikten çok otorite ve görünürlük üzerinden ölçüldüğünü, bunun da bilimsel kültürü nasıl aşındırdığını tartışıyor.
Türkiye’de her yıl binlerce tez yazılıyor. Bu tezler teorik olarak bilimin ham maddesi. Ancak pratikte büyük çoğunluğu yalnızca dijital arşivlerde kalıyor. Kamuoyuna ulaşmıyor, tartışılmıyor, hatta çoğu zaman akademik çevrelerin bile gündemine girmiyor. Tez, bilimsel bir başlangıç olmaktan çok, “tamamlanması gereken bir aşama” olarak görülüyor.
Bilim sosyoloğu Robert K. Merton, bilimsel bilginin değerinin yalnızca üretilmesinden değil, örgütlü şüphe ve eleştirel denetim süreçlerinden geçtiğini vurgular. Ona göre bilim, kapalı kapılar ardında değil, eleştirel topluluklar içinde canlı kalır[1]. Türkiye’de tezlerin bu dolaşıma girememesi, üniversitelerin kendi bilgi üretimine karşı örtük bir güvensizlik geliştirdiğini gösteriyor. Bilgi var, ama konuşulmuyor.
Bu sessizliğin nedeni yalnızca nitelik değil; sistemsel tercihler. Akademik yükseltme ölçütleri, uzun soluklu araştırmaları değil, hızlı yayınları ödüllendiriyor. Tezden türetilmiş derinlikli çalışmalar yerine, sayıya dayalı performans öne çıkıyor. Sonuçta tez, bilimsel tartışmanın başlangıcı değil, dosyası kapatılan bir evrak hâline geliyor.
Bilim tarihçisi Thomas S. Kuhn, bilimin doğrusal ilerlemediğini; kırılmalar ve paradigma değişimleriyle geliştiğini söyler[2]. Ancak bu değişimlerin zemini, genç araştırmacıların ve tez çalışmalarının ciddiye alınmasıyla oluşur. Tezlerin sistematik biçimde sessizliğe itilmesi, üniversitenin kendi geleceğini de susturması anlamına gelir.
Üniversitelerin kendi tezlerine mesafesi, akademi dışındaki bilimsel merakı daha da görünmez kılıyor. Öğretmenler, mühendisler, bağımsız araştırmacılar tarafından yapılan çalışmalar, çoğu zaman içeriğine bakılmadan “akademik değil” etiketiyle dışlanıyor. Burada ölçüt bilgi değil, kurumsal aidiyet.
Bilim ve teknoloji çalışmaları alanında önemli bir isim olan Sheila Jasanoff, bilginin meşruiyetinin yalnızca uzmanlıktan değil, kamusal güven ilişkilerinden doğduğunu belirtir[3]. Türkiye’de bu güven, üniversite dışındaki bireyler için neredeyse baştan kesiliyor. Böylece bilimsel merak dar bir kurumsal alana sıkışıyor; toplumla bağını kaybediyor.
Tam da bu noktada medya devreye giriyor. Akademinin sustuğu yerde, ekran konuşmaya başlıyor. “Uzman”, “analist”, “araştırmacı” etiketleriyle sunulan birçok kişi, bilimsel yöntemle değil, iddialı cümlelerle öne çıkıyor. Alan dışı konuşmalar, kesin yargılar, hızlı ve net cevaplar; medyanın sevdiği format bu.
Fransız sosyolog Pierre Bourdieu, modern toplumlarda sembolik sermayenin — tanınırlık ve prestijin — bilgi üzerinde belirleyici hâle geldiğini söyler[4]. Medyada görünürlük, bilimsel yeterliliğin önüne geçtiğinde, bilgi yerini otoriter söyleme bırakır. Artık önemli olan neyin doğru olduğu değil, kimin yüksek sesle söylediğidir.
Sorun yalnızca medya figürleriyle sınırlı değil. Akademik unvana sahip bazı isimlerin, kendi alanları dışındaki konularda da kesin yargılarla konuşması, bilimsel sınırları daha da bulanıklaştırıyor. Akademik unvan, evrensel bir yetki belgesi gibi kullanılıyor.
Bilim felsefecisi Helga Nowotny, modern toplumlarda bilginin sınırlarının belirsizleşmesinin bilimsel güvenilirliği zayıflattığını vurgular[5]. Alan dışı kesinlik, bilimin temkinli doğasıyla çelişir. Bilim, “bilmiyorum” deme cesaretiyle ayakta kalır; ekran dili ise bu cümleyi sevmez.
Bilim insanları yavaş konuşur. Veriye bakar, yöntemi tartışır, sınırlarını belirtir. Medya ise hız ister, netlik ister, tartışma ister. Bu uyumsuzluk, bilimi geri plana iterken, bilim gibi konuşan ama bilim üretmeyen figürleri öne çıkarır. Böylece toplum, bilgiyle kanaati ayırt edemez hâle gelir.
Sonuçta ortaya tuhaf bir tablo çıkar: Bilim üretilir ama duyulmaz; konuşanlar çoktur ama bilgi azdır. Bu yalnızca bir iletişim sorunu değil, epistemik bir krizdir.
Türkiye’de sorun bilimin yokluğu değil, görünmezliğidir. Üniversitelerde üretilen tezler, araştırmalar ve uzun soluklu çalışmalar sustukça; medyada her konuda konuşan figürler bilim insanı gibi sunulmaya devam edecektir. Bu durum, bilginin değer ölçütünü bozar, akademik kültürü aşındırır.
Bilgi yeniden içerik, yöntem ve eleştirel tartışma üzerinden değer kazanmadıkça; ekran gürültüsü bilimin önünü kesmeye devam edecektir. Asıl soru şudur: Bilim yeniden konuşacak mı, yoksa sadece konuşanları mı izlemeye devam edeceğiz?
[1] Robert K. Merton, The Sociology of Science, University of Chicago Press, 1973.
[2] Thomas S. Kuhn, The Structure of Scientific Revolutions, University of Chicago Press, 1962.
[3] Sheila Jasanoff, States of Knowledge, Routledge, 2004.
[4] Pierre Bourdieu, Homo Academicus, Les Éditions de Minuit, 1984.
[5] Helga Nowotny, Re-Thinking Science, Polity Press, 2001.