Birleşmiş Milletler, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından insanlığın ortak vicdanı olarak kuruldu. Ama bugün sıkça şu soruyla karşı karşıyayız: Dünya bu kadar karmaşık, teknoloji bu kadar güçlü ve riskler bu kadar küreselken, neden uluslararası düzen bu kadar kırılgan? Gücü elinde tutan liderlerin “vicdan” vurgusu, hukukun yerini almaya başladığında ortaya çıkan boşluk yalnızca politik değil; bilimsel, etik ve varoluşsal bir boşluk. Nükleer teknolojiden yapay zekâya kadar insanlığın ürettiği araçlar, artık bireysel niyetlere bırakılabilecek sınırları çoktan aşmış durumda.
Birleşmiş Milletler Neden Etkisizleşti?
Birleşmiş Milletler’in yapısal sorunları yeni değil. Güvenlik Konseyi’nde veto yetkisine sahip ülkeler, küresel karar alma süreçlerini sık sık kilitliyor. Bu durum, hukukun evrensel olmaktan çok, güç dengelerine bağlı bir mekanizma gibi algılanmasına yol açıyor. Uluslararası hukuk teorisyeni Martti Koskenniemi (Helsinki Üniversitesi), küresel düzenin bu halini “hukukun siyasallaşması” olarak tanımlar[1]. Hukuk, evrensel ilke olmaktan çıktığında, kurumlar da işlevini yitiriyor. Birleşmiş Milletler hâlâ var ama caydırıcılığı, teknolojik ve askeri gücün hızına yetişemiyor.
Bilim Bu Kadar İlerlerken Hukuk Neden Geride?
Bugün insanlık, uzaya çıkarken binlerce olasılığı hesaplıyor. En küçük risk senaryosu bile göz ardı edilmiyor. Buna karşın, küresel siyasette aynı titizlikten söz etmek zor. Stephen Hawking (Cambridge Üniversitesi), teknolojik ilerlemenin etik ve hukuki sınırlarla desteklenmediği durumda insanlık için varoluşsal risk oluşturduğunu vurgulamıştı[2]. Bilim, hata payını sıfıra yaklaştırmaya çalışırken; hukuk, hâlâ niyetlere ve güç ilişkilerine dayanıyor. Bu asimetri, küresel ölçekte bir kırılganlık yaratıyor.
Güç, Vicdan Ve Hukuk Aynı Şey Değildir
Sohbetimizin merkezinde yer alan temel itiraz tam da burada yoğunlaşıyor: Güç sahibi bireylerin vicdanını hukukun yerine koymak. Hannah Arendt (The New School for Social Research), totaliter sistemlerin en büyük tehlikesini, bireysel ahlakın kurumsal denetimin yerini alması olarak tanımlar[3]. Vicdan kişiseldir, hukuk ise evrensel olmak zorundadır. Bilim insanlarının atomu parçalayacak bilgiye sahip olduğu bir dünyada, bu bilginin sonuçlarını sınırlayacak mekanizma bireysel etik olamaz. Bu ancak kurumsallaşmış, değişmez ilkelere dayalı bir düzenle mümkündür.
Evrensel İlkeler Matematiksel Bir Denkleme Bağlanabilir Mi?
Burada ortaya radikal ama kaçınılmaz bir soru çıkıyor: Devlet yönetimi ve hukuk, matematiksel bir denklem gibi tasarlanabilir mi? Matematikte aksiyomlar değişmezdir; yorum alanı sınırlıdır. John Rawls (Harvard Üniversitesi), adalet teorisinde benzer bir yaklaşımı savunur ve adil bir düzenin, kişisel çıkarlardan bağımsız ilkeler üzerine kurulması gerektiğini söyler[4]. Bu bakış açısıyla, insan onuru, yaşam hakkı ve hukukun üstünlüğü gibi temel ilkeler sabitlenebilir; uygulama biçimleri ise denetlenebilir sınırlar içinde değişebilir. Böyle bir yapı, güç sarhoşluğunu sistematik olarak engellemeyi hedefler.
İnsanlığı Kim Denetleyecek?
Bilim mi, hukuk mu, kurumlar mı? Aslında bu bir tercih meselesi değil, bir bütünlük meselesi. Yuval Noah Harari (Hebrew University of Jerusalem), teknolojik gücün küresel ölçekte denetlenmediği bir dünyada, insanlığın kendi yarattığı sistemlerin kontrolünü kaybedebileceğini belirtir[5]. Birleşmiş Milletler’in geleceği de bu soruya verilecek yanıta bağlı. Ya kurumlar, bilimsel gerçekliklere uygun şekilde yeniden tasarlanacak ya da insanlık, her yeni teknolojik sıçramada daha büyük risklerle yüzleşecek. Hukukun matematiksel bir kesinlik kazanması belki ütopya gibi görünebilir, ancak alternatifin ne olduğu artık çok daha net.
Birleşmiş Milletler’in işlevsizleşmesi, tek başına kurumsal bir kriz değil; insanlığın kendini yönetme biçimine dair derin bir sorgulamadır. Bilim, insanlığa büyük bir güç verdi. Bu gücü sınırlayacak olan şey ise bireysel vicdanlar değil, evrensel ve değişmez ilkelere dayanan bir hukuk düzenidir. Devlet yönetimi ve hukuk, belki tam anlamıyla matematiksel bir denklem olamaz; ancak matematiksel kesinliğe yaklaşan bir ilke sistemi olmadan, insanlığın geleceğini güvence altına almak giderek imkânsız hale geliyor.
[1] Martti Koskenniemi, From Apology to Utopia, Cambridge University Press, Cambridge, 2005. University of Helsinki.
[2] Stephen Hawking, Brief Answers to the Big Questions, Bantam Books, London, 2018. University of Cambridge.
[3] Hannah Arendt, The Origins of Totalitarianism, Harcourt, Brace & Company, New York, 1951. The New School for Social Research.
[4] John Rawls, A Theory of Justice, Harvard University Press, Cambridge, 1971. Harvard University.
[5] Yuval Noah Harari, Homo Deus, Harper, New York, 2016. Hebrew University of Jerusalem.