Modern toplumun karmaşık yapısı içinde, her gün yanından geçtiğimiz, elini sıktığımız veya kararlarını takip ettiğimiz bireylerin zihin dünyalarında neler olup bittiğini tam olarak kestirmek imkânsızdır. Özellikle şizofreni ve bipolar bozukluk gibi ağır psikiyatrik tanılar almış bireylerin, gelişen ilaç teknolojisi ve geliştirilmiş sosyal beceriler sayesinde toplumun her katmanında kendilerini gizleyerek var olabildikleri bir gerçektir. Bu durum sadece bireysel bir başarı öyküsü değil, aynı zamanda stratejik makamlarda görev yapan kişiler söz konusu olduğunda ciddi bir toplumsal güvenlik meselesidir. Bir bürokratın, bir iş insanının veya bir politika yapıcının, zihnindeki fırtınaları modern tıbbın sunduğu imkânlarla bir örtü altına alması, dışarıdan "normal" görünmesini sağlasa da, kriz anlarında bu "yapay normalliğin" çatlama riski her zaman bakidir.
Sosyal Kamuflaj: Şizofreni Ve Bipolaritede "Normal" Görünme Sanatı
Psikiyatri dünyasında "maskeleme" veya "sosyal kamuflaj" olarak adlandırılan olgu, bireyin semptomlarını bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde toplumun beklentilerine göre bastırmasıdır. Özellikle yüksek işlevselliğe sahip bipolar bireyler, manik dönemlerindeki aşırı enerjiyi "vizyoner liderlik" veya "yüksek çalışma azmi" olarak pazarlayabilirler. Şizofreni spektrumundaki bireyler ise iç dünyalarındaki karmaşayı, dışarıya karşı aşırı mesafeli, steril ve mekanik bir profesyonellik olarak yansıtabilirler. Ancak bu durum, bireyin aslında sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Hebrew University of Jerusalem’den Yuval Noah Harari, "teknolojik ve sosyal gücün küresel ölçekte denetlenmediği bir dünyada, insanlığın kendi yarattığı sistemlerin kontrolünü kaybedebileceği"[1] uyarısında bulunurken, aslında bireysel kontrol mekanizmalarının ne kadar kırılgan olabileceğine de dolaylı bir atıfta bulunur. Sezgisel bir gözlemci, bu tür bireylerin konuşma ritmindeki mikro sapmaları, duygulanımdaki donuklukları veya rasyonel zeminden kopmaya meyilli projelerini fark edebilir.
İlaçla Gelen Sessizlik: Yapay İşlevselliğin Yarattığı Güvenlik Açığı
Antipsikotikler ve duygu durum dengeleyiciler, modern psikiyatrinin en güçlü araçlarıdır. Bu ilaçlar, bireyin toplum içinde bir bürokrat veya üst düzey yönetici olarak görev yapmasına olanak tanıyan bir "kimyasal denge" sağlar. Ancak bu denge, bir anlamda "yapay bir sükûnet" halidir. İlaç saatinin aksatılması, aşırı stres veya doz yetersizliği gibi durumlarda, bastırılan semptomlar çok daha şiddetli bir şekilde nüksedebilir. The New School for Social Research’ten Hannah Arendt, "totaliter sistemlerin ve büyük yıkımların en büyük tehlikesini, bireysel ahlakın veya kontrolün kurumsal denetimin yerini alması"[2] olarak tanımlar. Bir liderin veya kritik bir karar vericinin zihinsel sağlığını sadece kendi vicdanına veya ilaç disiplinine bırakmak, toplumun geri kalanı için öngörülemez bir risk teşkil eder. Zira kimyasal olarak bastırılmış bir zihin, dışarıdan ne kadar sağlıklı görünürse görünsün, kritik bir eşikte rasyonel karar alma yetisini tamamen yitirebilir.
Karar Mekanizmalarında Psikiyatrik Risk: Liderlik Ve Dürtü Kontrolü
Gücü elinde tutan bireylerin "gerçeklik algısının" bozulması, tarihte birçok defa trajik sonuçlara yol açmıştır. Bipolar bir zihnin manik bir yükseliş anında aldığı radikal bir karar veya şizoid bir zihnin paranoid sanrılarla ördüğü bir savunma mekanizması, kitlelerin kaderini tayin edebilir. Örneğin, rasyonel bir kurmay aklıyla açıklanamayacak irrasyonel askeri hamleler veya toplumsal kaosa yol açan fevri çıkışlar, genellikle altta yatan bir dürtü kontrol bozukluğunun işaretidir. Cambridge Üniversitesi’nden Stephen Hawking, "teknolojik ilerlemenin etik ve hukuki sınırlarla desteklenmediği durumda insanlık için varoluşsal risk oluşturduğunu" savunurken, aslında bu gücü kullanan zihinlerin de aynı titizlikle denetlenmesi gerektiğine işaret eder.[3] Bir konuşmacının veya liderin sergilediği tutarsız davranışlar, basit bir karakter özelliği değil, klinik bir vakanın dışa vurumu olabilir.
Bilimsel Bir Sigorta Sistemi: 50 Kişilik Psikiyatrik Üst Konsey Önerisi
Peki, toplumun kaderini belirleyen bu kritik koltuklarda oturanların zihinsel berraklığı nasıl garanti altına alınabilir? Burada önerilen çözüm, siyasetten tamamen arınmış, bilimsel geçmişi kusursuz, 50 kişiden oluşan bir "Psikiyatrik Üst Konsey" kurulmasıdır. Bu konsey, üst düzey bürokratların ve karar alıcıların psikiyatrik geçmişlerini, e-nabız kayıtlarını ve ilaç kullanım süreçlerini gizlilik esasıyla inceleyebilmelidir. Helsinki Üniversitesi’nden Martti Koskenniemi, "küresel düzenin en büyük sorununun hukukun siyasallaşması"[4] olduğunu belirtir. Bu nedenle, kurulacak konseyin vereceği kararlar politik tartışmaların üzerinde, tamamen tıbbi bir zorunluluk olarak kabul edilmelidir. Konseyin sunacağı bir "yetersizlik" veya "risk" raporu, bir darbe mekanizması değil, toplum sağlığını koruyan bilimsel bir emniyet supabı görevi görmelidir.
Bireysel Vicdandan Kurumsal Denetime: Toplum Sağlığını Korumak
Sonuç olarak, toplumun en üst makamlarındaki bireylerin zihinsel sağlığı, sadece kendilerini ilgilendiren özel bir durum olmaktan çıkmış, kamusal bir beka meselesine dönüşmüştür. Bireysel vicdanların ve kişisel niyetlerin yetersiz kaldığı yerde, evrensel bilimsel ilkeler ve denetlenebilir sistemler devreye girmelidir. Oxford Üniversitesi’nden John Lennox, "evrendeki rasyonel düzenin ve insan zihnindeki mantık yürütme yetisinin tesadüfi olmadığını, bu rasyonelliğin mutlak bir kaynaktan geldiğini"[5] savunur. Bu rasyonelliğin korunması, insanlığın kendi eliyle yarattığı kaosu önlemesi için şarttır. Gelecekte devlet yönetimi, insan hatalarını ve zihinsel arızaları dışlayan matematiksel kesinliğe yaklaşan bir ilke sistemine evrilmek zorundadır. Ancak o güne kadar, bilimin rehberliğinde kurulacak psikiyatrik denetim ağları, toplumun içindeki o görünmez ama tehlikeli fırtınaları dindirebilecek tek gerçek çözümdür.
[1] Yuval Noah Harari, Hebrew University of Jerusalem, "Teknolojik gücün küresel ölçekte denetlenmediği bir dünyada, insanlığın kendi yarattığı sistemlerin kontrolünü kaybedebileceğini belirtir," Sapiens Yayınları, Kudüs, 2011.
[2]Hannah Arendt, The New School for Social Research, "Totaliter sistemlerin en büyük tehlikesini, bireysel ahlakın kurumsal denetimin yerini alması olarak tanımlar," Schocken Books, New York, 1951.
[3] Stephen Hawking, Cambridge Üniversitesi, "Teknolojik ilerlemenin etik ve hukuki sınırlarla desteklenmediği durumda insanlık için varoluşsal risk oluşturduğunu vurgulamıştı," Bantam Books, Londra, 1988.
[4] Martti Koskenniemi, Helsinki Üniversitesi, "Küresel düzenin bu halini ‘hukukun siyasallaşması’ olarak tanımlar; hukuk evrensel ilke olmaktan çıktığında kurumlar işlevini yitirir," Cambridge University Press, Helsinki, 2001.
[5] John Lennox, Oxford Üniversitesi, "Evrendeki matematiksel düzenin ve insan zihnindeki rasyonelliğin, bilinçli bir tasarımın ve ahlaki bir sorumluluğun yansıması olduğunu savunur," Hodder & Stoughton, Oxford, 2007.