Dünya üzerinde birbirinden binlerce kilometre uzakta, farklı kültürlerin kucağında doğmuş iki dev isim; Nina Simone ve Neşet Ertaş. İlk bakışta birisi Mississippi’nin ırkçılıkla kavrulan sokaklarından piyanoya sığınmış bir caz kraliçesi, diğeri ise Anadolu bozkırının derin yalnızlığını bağlamasına dökmüş bir halk ozanıdır. Ancak bu iki ruhu, tarihin ve coğrafyanın çok ötesinde buluşturan gizli bir bağ vardır: Müziğin sarsılmaz, matematiksel iskeleti. Müzik, sadece duygu dünyamıza hitap eden estetik bir dışavurum değil; aslında evrenin fiziksel yasalarının, frekansların ve oranların birer yansımasıdır. Bir tasarımcının altın oranı kullanması gibi, bu iki sanatçı da notaların arasındaki o "karekökün karekökü" dediğimiz mikro-matematiksel alanlarda gezinerek ruhumuza dokunmayı başarmışlardır.
Notaların Mimari Düzeni Ve Fraktal Geometri
Müzik, esasen zaman içine yayılmış bir mimaridir. Beethoven’ın o meşhur 5. Senfonisi’nde gördüğümüz, tek bir motifin koca bir eseri inşa etmesi prensibi, aslında doğadaki fraktal geometrinin birebir karşılığıdır. Bu matematiksel düzen, sanatçının zihnindeki felsefeyi ete kemiğe büründüren en temel plandır. Eğer bu yapısal planlama eksik olsaydı, "verimlilik" yerini kaosa bırakır ve duygu dinleyiciye asla ulaşamazdı. Oxford Üniversitesi'nden Marcus du Sautoy, müziğin bu rasyonel temelini şu sözlerle vurgular: "Müzikal kompozisyonlar, sayısal dizilerin duygusal bir dile dönüşmüş halidir; Beethoven gibi dahiler, bu sayısal simetriyi kullanarak evrenin kaotik gürültüsünü sistematik bir sanat eserine dönüştürürler."[1] İşte bu sarsılmaz düzen, Nina Simone’un piyano tuşlarındaki o disiplinli öfkenin de temellerini oluşturur.
Komaların Gizemi: Batı’nın Cetveline Sığmayan Anadolu
Müzik kuramı, Batı dünyasında J.S. Bach’tan itibaren 12 eşit parçaya bölünmüş bir "cetvel" (Eşit Tamperaman) üzerinden ilerlemiştir. Bu sistem, piyanoyu akort etmeyi kolaylaştırsa da doğadaki saf frekansların bazı hassas detaylarını yok sayar. Oysa Türk müziğindeki "koma" sistemi, bu cetvelin arasına sığmayan, çok daha ince hesaplanmış bir matematiksel zenginliği temsil eder. Neşet Ertaş’ın bağlamasındaki o "yanık" sesler, aslında bu mikro-matematiksel aralıkların, yani "karekökün karekökü" mesafelerin ürünüdür. İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Can Etili, bu konuda şu teknik tespiti yapar: "Geleneksel Türk Müziği'ndeki perde yapısı, matematiğin sadece ana hatlarını değil, en küçük birimlerini de estetik bir amaca hizmet edecek şekilde kullanır; bu mikrotonal yapı, Batı’nın standart sisteminden çok daha karmaşık bir frekans analizini zorunlu kılar."[2]
Mavi Notalar Ve Bozkırın Tezenesi Arasındaki Köprü
Blues müziğinin özünü oluşturan "Blue Notes" (Mavi Notalar), aslında Batı’nın katı nota sistemine karşı bir başkaldırıdır. Bir Blues gitaristi teli hafifçe gerdiğinde (bend), aslında Neşet Ertaş’ın bağlamasındaki bir perdeye ulaşmaya çalışmaktadır. Bu iki gelenek de notaların arasındaki o "yasaklı" frekansları keşfetmiş ve matematiği ruhun bir enstrümanı haline getirmiştir. Neşet Ertaş, Anadolu’nun "Garip" felsefesini o ince koma seslerle anlatırken, Nina Simone da cazın içine klasik piyano disipliniyle harmanladığı bu mikrotonal kaçışları yerleştirmiştir. Harvard Üniversitesi'nden Steven Pinker, bu evrensel dilin biyolojik kökenlerine atıfta bulunarak şunları ifade eder: "Beyin, matematiksel olarak 'saf' olan notaların dışındaki bu küçük, bilinçli sapmaları, derin bir melankoli ve yaşanmışlık sinyali olarak kodlar; bu durum müziğin matematiksel iskeletinin duygusal bir iletişim kanalına dönüşmesini sağlar."[3]
Nöro-Matematiksel Algı: Kulağın Veri İşleme Gücü
Bir Hüzzam makamını dinlerken duyduğumuz o hüzün, aslında beynimizin saniyenin binde biri hızında yaptığı bir veri işleme sonucudur. "Kulak" dediğimiz organ, aslında evrendeki frekansları sayılara döken biyolojik bir bilgisayardır. Herkesin duyamadığı o ince koma farklarını hisseden bir kulak, aslında matematiği en saf haliyle deneyimlemektedir. Sıradan bir dinleyici için bu sesler sadece birer tınıyken, rafine bir kulak için o sesler arasındaki oranlar devasa bir katedralin sütunları gibidir. Max Planck Enstitüsü'nden Daniela Sammler, insan beyninin bu sayısal kapasitesini şu şekilde açıklar: "Müzik algısı, beynin en üst düzeyde çalışarak ses dalgalarının içindeki matematiksel oranları ve kuralları analiz ettiği, bu sayede hem zihinsel hem de duygusal bir tatmin yaşadığı bir süreçtir."[4]
Evrensel Tasarımın Melodisi Ve Gönül Teli
Sonuç olarak müzik, matematiğin sadece "görünen" veya "duyulan" yüzüdür. Felsefe bu müziğin ruhuysa, matematik de o ruhun içinde yaşadığı tapınaktır. Nina Simone ve Neşet Ertaş gibi isimler, bu tapınağın mimarlarıdır. Onların eserlerindeki bu kusursuz matematiksel ve duygusal denge, tesadüflerle açıklanamayacak kadar derin bir planın parçasıdır. Müziğin her notasındaki bu ince ayar, evrenin kuruluşundaki o büyük nizamın bir parçası olarak karşımıza çıkar. Baylor Üniversitesi'nden Robert J. Marks II, bu nizamı bilimsel bir bakışla şöyle özetler: "Müziğin kalbindeki bu karmaşık matematiksel algoritmalar ve insan ruhuyla kurduğu o kusursuz senkronizasyon, evrenin bilinçli bir tasarımın ürünü olduğunu ve bu ilahi geometrinin müzik aracılığıyla bizimle konuştuğunu göstermektedir."[5] Böylece, matematiğin soğuk rakamları, bir ozanın tezenesinde veya bir divanın piyano tuşlarında, sonsuza dek titreşecek olan "gönül teline" dönüşmektedir.
[1] Marcus du Sautoy, Oxford Üniversitesi, "Müziğin ve matematiğin ortak kökeni üzerine bir inceleme", Royal Society Open Science, Londra, 2011.
[2] Can Etili, İstanbul Teknik Üniversitesi, "Geleneksel Türk Müziğinde Koma Aralıklarının Matematiksel Modellemesi", İTÜ Konservatuvar Yayınları, İstanbul, 2015.
[3] Steven Pinker, Harvard Üniversitesi, "Dil ve Müzik: Zihnin Karmaşık Algoritmaları", Nature Neuroscience, Cambridge, 1997.
[4] Daniela Sammler, Max Planck Enstitüsü, "Müzik Söz diziminin Beyindeki Matematiksel Analizi", Journal of Cognitive Neuroscience, Leipzig, 2013.
[5] Robert J. Marks II, Baylor Üniversitesi, "Müzikal Kompozisyonlardaki Algoritmik Tasarım ve Yaratılışın İzleri", Discovery Institute, Seattle, 2018