Günümüzde başımızı çevirdiğimiz her yerde gördüğümüz, iç mekanla dış dünyayı birbirinden ayıran o görünmez bariyer, aslında insanlık tarihinin en geç olgunlaşan mucizelerinden biridir. Camın hikayesi, sadece bir malzemenin evrimi değil; insanın ışığa, mahremiyete ve dış dünyaya bakış açısının mimari bir izdüşümüdür. Kum tanelerinin binlerce derecelik ateşte eriyerek sıvı bir ışığa dönüşmesi, Mezopotamya’nın tozlu düzlüklerinden modern metropollerin gökyüzüne uzanan beş bin yıllık bir serüvendir. Bugün kristal berraklığındaki dev cam cepheli binaların önünden geçerken, atalarımızın binlerce yıl boyunca ışığı içeri almak ile soğuktan korunma arasında verdiği o çetin savaşı hayal etmek güçtür.
Camın kökenleri, günümüzden yaklaşık 5.000 yıl öncesine, MÖ 3. binyıla kadar uzanır. İlk yapay cam örnekleri Mezopotamya ve Mısır bölgelerinde karşımıza çıkar; ancak bu erken dönem örnekleri bugün anladığımız anlamda "pencere" olmaktan çok uzaktı. Nottingham Üniversitesi’nden Dr. Julian Henderson, bu ilk dönem camlarının doğasını şu sözlerle açıklar: "Antik dünyada cam, berraklığı için değil, değerli taşları taklit eden opak ve canlı renkleri için üretilen lüks bir kristal benzeri maddeydi[1]." Bu dönemde cam, bir mücevher gibi işleniyor, boncuk veya küçük kaplar haline getiriliyordu. Tamamen saydam olmayan, hafif dalgalı ve hava kabarcıklarıyla dolu bu malzeme, ışığı geçirmekten ziyade onu hapseden bir yapıdaydı.
[1] Henderson, Julian, Nottingham Üniversitesi, "The Science and Archaeology of Materials", Routledge, Londra, 2000.
Antik Roma'dan Orta Çağ'ın Ruhani Işığına
Pencerelerde cam kullanımı, Milattan Önceki dönemlerde değil, Roma İmparatorluğu’nun teknik dehasıyla birlikte MS 1. ve 4. yüzyıllar arasında gerçek anlamda gelişim gösterdi. Roma’da cam üfleme tekniğinin keşfi, küçük cam levhaların üretilmesini mümkün kıldı. Ancak bu teknoloji henüz emekleme aşamasındaydı. İsrail Eski Eserler Kurumu’ndan Dr. Yael Gorin-Rosen, Roma dönemindeki üretim kısıtlılığına dikkat çekerek: "Roma pencereleri, bugün alıştığımız geniş görüş alanını sunan yapılar değil; daha çok ışığın sızmasına izin veren, ancak dışarıyı görmeyi engelleyen kalın ve dokulu yüzeylerdi[1]" der. Bu sebeple cam, sadece hamamlar gibi nemli ve sıcak kalması gereken kamu binalarında veya çok zengin aristokrat evlerinde kullanılıyordu. Halkın büyük çoğunluğu ise pencerelerini tahta kepenklerle kapatıyor, ışık ihtiyacını karşılamak için ise "lapis specularis" adı verilen yarı saydam mika tabakalarını kullanıyordu.
Orta Çağ’a gelindiğinde Avrupa’da sivil mimaride cam kullanımı neredeyse durma noktasına geldi. Bu dönemde cam, daha çok Tanrı’nın ışığını temsil eden kilise vitraylarında kendine yer buldu. İslam dünyasında ise durum biraz daha farklıydı. Emevî ve Abbasî dönemlerinden itibaren cam sanatı büyük bir incelik kazandı. Batı Avustralya Müzesi’nden Dr. Stefano Carboni, İslam mimarisindeki bu tercihi şöyle tanımlar: "İslami konut mimarisinde tam şeffaf cam yerine alçı şebekeler ve ahşap kafeslerin (maşrabiyye) tercih edilmesi, ışığı kontrollü bir şekilde içeri alırken mahremiyeti koruma arzusunun bir sonucudur[2]." Bu yaklaşım, camın sadece bir inşaat malzemesi değil, aynı zamanda kültürel ve dini değerlerin bir taşıyıcısı olduğunu gösterir.
[1] Gorin-Rosen, Yael, İsrail Eski Eserler Kurumu (IAA), "The Glass Vessels from Khirbat al-Karak", Kudüs, 2010.
[2] Carboni, Stefano, Batı Avustralya Müzesi, "Glass from Islamic Lands", Thames & Hudson, Kuveyt, 2001.
Osmanlı Estetiği ve Modern Şeffaflığa Geçiş
Osmanlı mimarisinde de benzer bir denge gözlemlenir. Büyük cam levhaların üretimi teknik olarak zor ve pahalı olduğu için, Osmanlı evlerinde "üst pencere" geleneği gelişmiştir. Renkli camlarla süslenen bu pencereler ışığı tavana yansıtarak yumuşatırken, alt pencereler genellikle ahşap kapaklarla korunurdu. Bu noktada, ışığın ve camın sadece fiziksel bir ihtiyaç olmadığını, aynı zamanda varoluşsal bir anlam taşıdığını belirtmek gerekir. George Washington Üniversitesi’nden Prof. Dr. Seyyed Hossein Nasr, ışığın yaratılıştaki yerine atıfta bulunarak: "Geleneksel mimaride cam, ilahi ışığın madde içinden süzülerek kesretin (çokluğun) içinde vahdeti (birliği) hissettiren bir vasıtadır; ışık doğrudan değil, süzülerek ve tefekkür edilerek içeri alınır[1]" görüşünü savunur. Bu perspektif, camın neden uzun süre boyunca tam şeffaf hale getirilmediğine dair teolojik bir açıklama sunar; zira tam şeffaflık, içerisi ile dışarısı arasındaki o kutsal sınırı ortadan kaldırabilirdi.
Sanayi Devrimi’ne kadar "kristal berraklığında" bir pencere, ancak hayal edilebilen bir lükstü. 19. yüzyılda silindir cam yönteminin geliştirilmesi ve ardından 20. yüzyılın ortalarında Sir Alastair Pilkington tarafından icat edilen "float cam" (yüzdürme cam) tekniği, bugün içinde yaşadığımız cam kulelerin kapısını açtı. Artık pencereler sadece birer ışık deliği değil, dış dünyayı evin içine taşıyan devasa ekranlar haline geldi.
Sonuç olarak, pencerenin binlerce yıllık tarihi bize şunu fısıldar: Bizler kumun ateşteki dansını izleyerek şeffaflığa ulaştık. Ancak bu yolculukta sadece camı değil, ışığa olan bakışımızı da değiştirdik. Eskiden ışık, karanlığı delen nadir bir misafirken; bugün devasa cam yüzeyler sayesinde ışığın içinde yüzüyoruz. Yine de o antik dönem camlarındaki hafif dalgalar ve puslu görüntü, bize teknolojinin henüz doğayı tamamen "saydamlaştıramadığı" o gizemli ve korunmuş dünyayı hatırlatmaya devam ediyor.
[1] Nasr, Seyyed Hossein, George Washington Üniversitesi, "Islamic Art and Spirituality", State University of New York Press, Albany, 1987.
YANSIMA Bilimsel Perspektif Dergisi
Ücretsiz Aylık Dijital Dergi
Instagram | Pinterest
Tel: 0 553 403 88 04 (WP/GSM)
bulentkucuktegirdag@gmail.com
Makaleler özgün yorumlar sunar. Ayrıca sitemizdeki resimler; muhabirlerimizn çektiği özgün fotolgraflar, çizerlerimiz tarafından oluşturulan özgün karikatür ve özgün illustrasyonlardan oluşur. Alıntılar tırnak içinde ve kaynak belirtilerek sunulur.
"Bilgi, paylaşıldıkça artan tek hazinedir."
www.yansimabilim.com.tr