Tarih sahnesi, yükselen ve kaçınılmaz bir sonla silinip giden imparatorlukların, krallıkların ve ulus devletlerin kalıntılarıyla doludur. Bir devletin ayakta kalması genellikle sahip olduğu siyasi rejimin niteliğine bağlansa da, derinlemesine bir inceleme göstermektedir ki; demokrasi, cumhuriyet veya otokrasi gibi yönetim biçimleri devletin ömrünü belirleyen yegane unsurlar değildir. Devlet dediğimiz mekanizma, aslında toplum ile otorite arasında kurulmuş görünmez bir güven sözleşmesidir. Bu sözleşmenin devamlılığı, rejimin adından ziyade; sistemin işleyişi, hukuk güvenliği ve yolsuzlukla mücadele kapasitesine bağlıdır. Roma’nın cumhuriyetten imparatorluğa evrilen süreci veya Cengiz Han’ın kurduğu devasa bozkır nizamı, devletin ayakta kalması için "demokrasi" şartının her zaman öncelikli olmadığını, asıl meselenin sistemin çarklarının ne kadar doğru döndüğü olduğunu kanıtlamaktadır. Devletin çöküşü genellikle dış bir saldırıyla değil, bu görünmez mekanizmanın içten içe paslanmasıyla başlar.
Tarihsel Omurga
Devletin bekası için en kritik unsur, sistemin kendi kurallarına olan sadakatidir. Cengiz Han, tarihsel perspektifte ne kadar gaddar bir figür olarak görülse de, kurduğu imparatorluğun başarısı "Yasa" adı verilen sert ama liyakate dayalı bir sisteme dayanıyordu. Bu sistemde rüşvet ve görev ihmali en ağır şekilde cezalandırılırken, sadakat ve yetenek en üst düzeyde ödüllendirilmekteydi. Bu disiplin, devletin sınırları ne kadar genişlerse genişlesin, merkezi otoritenin hücrelere kadar ulaşmasını sağlıyordu. Sosyolojinin kurucularından kabul edilen Tunuslu düşünür İbn-i Haldun, devletlerin yaşam döngüsünü açıklarken "Asabiye" kavramını kullanır ve devletlerin çöküşünü "refahın getirdiği rehavet, liyakatin kaybolması ve yönetimdeki ahlaki yozlaşma"[1] ile ilişkilendirir. İbn-i Haldun'a göre, bir devletin askeri gücü ne kadar büyük olursa olsun, içerideki grup dayanışması ve sistem bilinci bozulduğunda çöküş bir doğa yasası gibi kaçınılmaz hale gelir.
Emeviler döneminde yaşanan çöküş süreci bu teorinin somut bir örneğidir. Emevi yönetiminin sonlarına doğru kabileciliğin liyakatin önüne geçmesi, vergi sistemindeki adaletsizlikler ve subayların maaşlarının ödenemez hale gelmesi, aslında sistemin bürokratik ve ekonomik olarak iflas ettiğinin göstergesidir. Maddi kaynakların adaletsiz dağılımı, ordunun sadakatini bitirmiş ve devletin "savunma duvarlarını" içeriden çökertmiştir. Benzer bir durum Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama ve gerileme dönemlerinde de gözlemlenmiştir. Osmanlı'da adaletin teminatı olan kadılık kurumunun rüşvetle satılmaya başlanması, devletin halk nezdindeki meşruiyetini bitirmiş; hukuksuzluk ekonomiyi, ekonomi ise askeri düzeni bozmuştur. Tarih felsefecisi Arnold Toynbee, medeniyetlerin çöküşünü dış saldırılara değil, "yaratıcı azınlığın (yönetici elitin) rehberlik vasfını kaybederek baskıcı bir azınlığa dönüşmesi ve içerden gelen sosyal parçalanma"[2] sürecine bağlar. Toynbee'ye göre, yönetici sınıf sorunlara çözüm üretemez hale gelip sadece kendi imtiyazlarını korumaya odaklandığında, toplumun devlete olan bağlılığı kopmaktadır.
Kurumsallaşmanın Gücü
Modern dünyada devletlerin gücü artık sadece askeri kapasiteleriyle değil, kurumsal kapasiteleriyle ölçülmektedir. İskandinav ülkeleri (Norveç, İsveç, Danimarka), rejim olarak parlamenter demokrasiyi benimsemiş olsalar da, asıl başarıları şeffaflık ve sıfıra yakın yolsuzluk seviyeleridir. Bu ülkelerde "sistem", şahıslardan bağımsız olarak işleyen bir saat gibidir ve her bir parça diğerini denetleme gücüne sahiptir. Siyaset bilimi uzmanı Harvard Üniversitesi'nden Samuel P. Huntington, devletlerin istikrarını demokrasiden ziyade "siyasal kurumsallaşma"[3] düzeyine bağlar. Huntington’a göre, kurumları güçlü olmayan bir ülkede erken gelen demokrasi, beraberinde kontrolsüz bir yozlaşmayı ve toplumsal istikrarsızlığı getirebilir. Meksika örneği bu noktada oldukça öğreticidir. Kağıt üzerinde demokratik bir cumhuriyet olan Meksika, kurumlarının uyuşturucu kartelleri ve yozlaşmış yerel yöneticiler tarafından ele geçirilmesi nedeniyle "işlevsiz bir demokrasi" örneği sergilemektedir. Burada sorun rejimin adı değil, sistemin yozlaşmışlık nedeniyle halka hizmet edemez hale gelmesidir; yani devletin "şiddet kullanma tekeli" ve "adalet dağıtma yetkisi" gayrimeşru yapılarla paylaşılmaktadır.
Buna mukabil, Çin veya Rusya gibi otoriter eğilimli sistemlerde devletin ayakta kalması, merkezi bir denetim ve bürokratik disiplinin varlığıyla açıklanabilir. Çin özelinde, yolsuzlukla mücadelenin devletin bekasıyla eşdeğer görülmesi ve liyakata dayalı yükselme sistemi, otoriter yapının "işlevsel" kalmasını sağlamaktadır. Rusya’da oligarşik bir yapı olsa da devlet mekanizmasının dikey gücü, sistemin darmadağın olmasını engelleyen bir direnç noktası oluşturmaktadır. Kuzey Kore gibi kapalı rejimler ise tamamen korku ve katı bir izolasyon mekanizmasıyla ayakta durmaktadır; burada sistemin rasyonel olması değil, "mutlak kontrol" altında tutulması devletin tabelasını asılı tutmaktadır. Ancak bu tip kapalı sistemlerin en büyük zayıflığı, yozlaşmayı alttan denetleyecek bir "bağımsız yargı" veya "şeffaf basın" gibi emniyet supaplarından yoksun olmalarıdır. Bu eksiklik, çürümenin yüzeyde görünmese bile derinde daha hızlı yayılmasına neden olur.
İktisadi Ve Hukuki Çözülme
Bir devletin bitişi genellikle gürültülü bir savaştan ziyade, sessiz bir hukuksuzluk ve ekonomik çürüme ile başlar. Yolsuzluk, sadece paranın buharlaşması değil, aynı zamanda en yetenekli zihinlerin sistemin dışına itilmesi ve devletin liyakat damarlarının kesilmesidir. Alman sosyolog Max Weber, modern devletin temelini "rasyonel-yasal otorite"[4] kavramıyla açıklar. Weber'e göre bürokrasi, kurallar çerçevesinde ve profesyonelce işlemediği sürece devletin rasyonelliği kaybolur. Yozlaşma başladığında rasyonellik yerini kayırmacılığa (nepotizm) bırakır; bu da liyakatsiz kadroların kritik karar mekanizmalarına gelmesine neden olur. Sonuç olarak, ekonomik kaynakların verimsiz kullanılması devletin en temel görevlerini (maaş ödemeleri, güvenlik, altyapı) yerine getirememesine yol açar. Devletin subayına maaş ödeyemediği, vatandaşına adalet veremediği nokta, egemenliğin de fiilen sona erdiği noktadır.
Toplumsal ahlak ve nizamın temelinin ilahi bir adalet ve fıtrat bilinciyle korunması gerektiğini savunan inançlı bilim insanı Temple Üniversitesi'nden İsmail Raci el-Faruki, devletin çöküşünü köklü bir ahlaki mesele olarak görür. Faruki'ye göre, "adalet ve emanet bilinci kaybolduğunda, devlet sadece bir baskı aygıtına dönüşür ve bu durum toplumsal çözülmeyi tetikler"[5]. Faruki'nin vurguladığı "emanet" kavramı, kamu kaynaklarının ve yönetme yetkisinin geçici bir görev olduğu bilincidir; bu bilinç yıkıldığında şahsi çıkarlar kamu çıkarının önüne geçer. Yani ister seküler bir hukuk felsefesiyle, ister inanç temelli bir ahlak bilinciyle bakılsın, sonuç aynıdır: Adalet, dürüstlük ve liyakatten yoksun bir sistem, rejiminin adı ne olursa olsun çökmeye mahkumdur. Günümüzün dijitalleşen dünyasında yozlaşma yöntemleri algoritmalar ve karmaşık finansal ağlarla maskelense de, devletlerin bekası hala binlerce yıl önceki o basit ama sarsılmaz formüle bağlıdır: Şeffaflık, hesap verebilirlik ve hukukun üstünlüğü.
[1] İbn-i Haldun, "Mukaddime", Dergah Yayınları, İstanbul, 2011.
[2] Arnold Toynbee, Londra Ekonomi Okulu, "A Study of History", Oxford University Press, Londra, 1946.
[3] Samuel P. Huntington, Harvard Üniversitesi, "Political Order in Changing Societies", Yale University Press, New Haven, 1968.
[4] Max Weber, Heidelberg Üniversitesi, "Economy and Society", University of California Press, Berkeley, 1978.
[5] İsmail Raci el-Faruki, Temple Üniversitesi, "Al-Tawhid: Its Implications for Thought and Life", International Institute of Islamic Thought, Virginia, 1982.
YANSIMA Bilimsel Perspektif Dergisi
Ücretsiz Aylık Dijital Dergi
Instagram | Pinterest
Tel: 0 553 403 88 04 (WP/GSM)
bulentkucuktegirdag@gmail.com
Makaleler özgün yorumlar sunar. Ayrıca sitemizdeki resimler; muhabirlerimizn çektiği özgün fotolgraflar, çizerlerimiz tarafından oluşturulan özgün karikatür ve özgün illustrasyonlardan oluşur. Alıntılar tırnak içinde ve kaynak belirtilerek sunulur.
"Bilgi, paylaşıldıkça artan tek hazinedir."
www.yansimabilim.com.tr