Etiketleri Çöpe Atın: Bu Bir Ahlak Sorunu Değil
Toplumda genellikle "şahsiyetsizlik" veya "ahlaki bir zayıflık" olarak yaftalanan kişilik bozuklukları, aslında bireyin kontrolü dışındaki biyolojik ve çevresel faktörlerin karmaşık bir bileşimidir. Bu durum bir karakter kusuru değil; beynin işleyişi, çocukluk travmaları ve genetik mirasın kesiştiği tıbbi bir gerçekliktir. Günlük dilde birine "yalancı" veya "dengesiz" demek kolaydır; ancak tıp dünyası bu durumlara çok daha derin bir pencereden bakar. Kişilik, sadece verdiğimiz kararlardan ibaret değildir; o kararları veren mekanizmanın, yani beynin nasıl inşa edildiğiyle doğrudan ilgilidir. Ham metinde belirtildiği gibi, bir kişinin davranışlarındaki sapmaların kökeni, bazen fiziksel bir beyin hasarına bazen de ruhun derinliklerine gizlenmiş eski bir yaraya dayanır.
Stanford Üniversitesi’nden Dr. Robert Sapolsky, davranışlarımızın biyolojik sınırlarını şu sözlerle ifade eder: "Bir insanın davranışını, o davranışın gerçekleşmesinden bir saniye önce beyinde ne olduğu, yıllar önce hangi hormonlara maruz kaldığı ve çocukluğunda hangi çevrede yetiştiği belirler; bu bir ahlak meselesinden ziyade nörobiyolojik bir süreçtir."[1] Bu perspektif, toplumun "karaktersizlik" olarak gördüğü durumların aslında birer "işleyiş farkı" olduğunu kanıtlar. Özellikle prefrontal korteks dediğimiz, mantıklı karar vermemizi sağlayan bölge ile duygularımızın merkezi olan amigdala arasındaki iletişim koptuğunda, birey kendi davranışları üzerinde sandığımız kadar büyük bir otoriteye sahip olmayabilir.
[1] Robert Sapolsky, Stanford University, "Behave: The Biology of Humans at Our Best and Worst", Penguin Press, New York, 2017.
Yaratıcı Bir Sapma: Sanatın ve Dehanın Gizli Yakıtı
Kişilikteki her "sapma" her zaman yıkıcı sonuçlar doğurmaz; bazen bu farklılıklar, dünyayı değiştiren eserlerin fitilini ateşleyen birer enerji kaynağına dönüşebilir. Bipolar bozukluk gibi uçlarda yaşayan ruh halleri, bireyi sosyal dengesizliğe sürükleyebileceği gibi, inanılmaz bir üretim kapasitesine de ulaştırabilir. Gece gündüz demeden resim yapan, yemek yemeyi unutup bestesine odaklanan bir sanatçının bu "takıntılı" hali, aslında bir kişilik sapmasının pozitif yöne evrilmiş halidir.
Johns Hopkins Üniversitesi’nden Dr. Kay Redfield Jamison, bu ince çizgiyi şöyle tanımlar: "Manik-depresif süreçlerin getirdiği o yoğun enerji ve hızlı düşünme akışı, rasyonel zihnin ulaşamayacağı yaratıcılık kapılarını aralar; bu bir hastalık olduğu kadar, insanlığın sanatsal mirasını besleyen bir güçtür."[1] Bu noktada karşımıza çıkan "hiper-odaklanma", kişinin yaşam dengesini bozsa da, ortaya çıkan eser toplum için paha biçilemez bir değer ifade eder. Yani "normal"in dışına çıkmak, her zaman bir gerileme değil, bazen dâhiliğe giden bir sıçramadır.
[1] Kay Redfield Jamison, Johns Hopkins University, "Touched with Fire: Manic-Depressive Illness and the Artistic Temperament", Free Press, New York, 1993.
Biyolojik Miras mı Yoksa Yaratılışın Bir Parçası mı?
Kişiliğin şekillenmesinde çocukluk travmalarının rolü yadsınamaz. Bir çocuğun erken yaşta maruz kaldığı şiddet veya ihmal, beynin stres tepki sistemlerini kalıcı olarak değiştirebilir. Boston Üniversitesi’nden Dr. Bessel van der Kolk, bu durumu şu çarpıcı cümleyle özetler: "Beden kayıt tutar; çocuklukta yaşanan travmalar sadece anılarda kalmaz, sinir sisteminin bir parçası haline gelerek yetişkinlikteki kişilik yapısını doğrudan inşa eder."[1] Bu, bir bilgisayarın ana kartına kazınmış bir hata gibidir; kullanıcı ne kadar çabalasa da sistem o hatayı tekrarlar.
Ancak meseleye sadece "bozuk bir makine" gözüyle bakmak, insan ruhunun derinliğini ıskalamak olur. Seküler bilimin "genetik yatkınlık" veya "travma" dediği olgular, aslında her bireyin kendine has "fıtrat" yolculuğunun bir parçasıdır. Üsküdar Üniversitesi’nden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, meseleye inanç ve mana odaklı bir denge getirerek şöyle der: "İnsan sadece genlerden ve nöronlardan ibaret değildir; kişilik bozuklukları ile mücadelede manevi bütünlük ve yaratılış gayesine tutunmak, beynin biyolojik fırtınalarına karşı en güçlü sığınaktır."[2] Bu bakış açısı, kişiyi sadece bir "hasta" olarak görmez; onu zorluklarla olgunlaşan, kendi fıtratındaki eksiklikleri erdemle tamamlamaya çalışan onurlu bir varlık olarak konumlandırır.
Kişilik bozukluklarını anlamak, toplumsal yargıların ötesine geçip insanın iç dünyasındaki o karmaşık mekanizmaya saygı duymayı gerektirir. Bir insanın "tuhaflığı" veya "sapması", belki de onun en büyük yarası ya da en parlak yeteneğidir. Bilim bize bu durumların nedenlerini sunarken, sağduyu ve inanç da bize bu insanlara nasıl el uzatmamız gerektiğini öğretir. Sonuçta insan, ne sadece kimyasal bir tepkime ne de sadece sosyal bir etikettir; o, hem biyolojinin hem de ruhun ortak bir şaheseridir.
[1] Bessel van der Kolk, Boston University, "The Body Keeps the Score: Brain, Mind, and Body in the Healing of Trauma", Viking, New York, 2014.
[2] Nevzat Tarhan, Üsküdar Üniversitesi, "Kişilik Psikolojisi ve Gençlik: Fıtri Kodlar ve Psikolojik Sağlamlık", Timaş Yayınları, İstanbul, 2021.
YANSIMA Bilimsel Perspektif Dergisi
Ücretsiz Aylık Dijital Dergi
Instagram | Pinterest
Tel: 0 553 403 88 04 (WP/GSM)
bulentkucuktegirdag@gmail.com
Makaleler özgün yorumlar sunar. Ayrıca sitemizdeki resimler; muhabirlerimizn çektiği özgün fotolgraflar, çizerlerimiz tarafından oluşturulan özgün karikatür ve özgün illustrasyonlardan oluşur. Alıntılar tırnak içinde ve kaynak belirtilerek sunulur.
"Bilgi, paylaşıldıkça artan tek hazinedir."
www.yansimabilim.com.tr