Duyguların Siyaseti ve Sembolik Seferberlik
Modern toplumlarda siyaset, sadece bütçe disiplini ya da hukuki reformlar üzerinden yürütülen teknik bir süreç değildir. İktidarın kalıcılığı ve kitlelerin konsolidasyonu, çoğu zaman somut gerçekliklerden ziyade sembollerin ve duyguların yönetilmesine bağlıdır. Tarihsel olarak toplumsal dayanışmanın harcı olan "vatan-millet-sakarya" gibi güçlü söylemler, kriz dönemlerinde ekonomik veya yönetsel başarısızlıkların üzerini örten işlevsel birer "siyasi zırha" dönüşebilmektedir. Ortak bir dış tehdit algısı ya da kurgulanmış bir iç düşman, farklı toplumsal kesimleri aynı psikolojik zeminde buluşturarak mevcut statükonun korunmasını sağlar. Bu süreçte bayrak, ezan, marş veya karizmatik lider figürleri, siyasal rekabetin ötesinde eleştirilmesi imkansız kutsal alanlar olarak kurgulanır. Bu sembollerin "siyasallaştırılması", aslında toplumun rasyonel müzakere yeteneğini devre dışı bırakarak duygusal bir refleks üretmeyi hedefler. "Semboller sadece toplumu bir arada tutan araçlar değildir; onlar aynı zamanda bireyleri ortak bir bilincin içine hapseden ve farklı sesleri boğan kutsal sınırlar çizer."[1] Dolayısıyla, sembolik siyasetin yükselişi, genellikle demokratik şeffaflığın ve denetlenebilirliğin zayıfladığı dönemlerle paralellik göstermektedir.
Kutsallığın Dönüşümü ve Kurumsal Dine Tepki
Türkiye örneğinde camiye gidiş oranlarındaki değişim veya dindarlaşma eğilimlerindeki farklılaşma, genellikle yüzeysel bir inanç kaybı olarak yorumlanmaktadır. Oysa bu durum, dinin manevi özünden ziyade, temsil edilme ve siyasallaşma biçimine duyulan sosyolojik bir tepkidir. Kutsal değerlerin doğrudan politik rekabetin ve günlük polemiklerin malzemesi haline getirilmesi, bireyin dini kurumlarla arasına mesafe koymasına neden olmaktadır. Bu süreçte sekülerleşme, tanrıtanımazlık gibi bir inanç ekseninden ziyade, "kurumsal dinden bireysel maneviyata" doğru bir kayma şeklinde tezahür etmektedir. Din ve devlet ilişkileri, resmi söylemlerdeki keskinliğin aksine, arka planda karşılıklı faydaya dayalı pragmatik bir yapı sergiler. Ancak bu pragmatizm, inancın kutsiyetini zedelediğinde toplumda "sessiz bir deistleşme" ya da kurumsal otoriteye karşı bir güven bunalımı baş gösterir. "Modernleşme süreci dini tamamen yok etmez; sadece dinin kamusal alandaki otoritesini bireyin iç dünyasına ya da yeni kutsallara doğru öteler."[2] Bu durum, Türkiye'deki dönüşümün sadece kültürel bir değişim değil, aynı zamanda siyasal dilin kutsallığı tüketme biçimine verilen bir cevap olduğunu kanıtlamaktadır.
Yeni Mitolojiler ve Dijital Çağın Yapıştırıcıları
İdeolojilerin zayıfladığı ve büyük anlatıların etkisini yitirdiği çağımızda, toplumları bir arada tutan eski harçlar ufalanmaktadır. Ancak insan doğasındaki "kutsallık arayışı" yerinde durmaktadır. Modern toplumlar eski kutsalların yerini teknoloji tutkusu, tüketim kültürü, lider kültleri ve dijital kimliklerle doldurmaktadır. Siyasi mitolojiler ve dramatik tarih yorumları aracılığıyla toplumsal hafıza sürekli yeniden inşa edilirken, bireyler kendilerini bu yeni anlatıların birer parçası olarak hissetmek istemektedir. Algoritmaların oluşturduğu yankı odaları, aslında modern zamanların küçük, kapalı ve fanatik "dijital cemaatlerini" üretmektedir. Ulusal başarı hikâyeleri veya teknolojik atılımlar, modern birey için yeni birer sığınak ve gurur kaynağı haline getirilmektedir. Toplumlar artık sadece toprak bütünlüğüyle değil, "hayal edilen" ortak bir geçmiş ve kurgulanmış bir gelecek vizyonuyla bir arada tutulmaya çalışılmaktadır. "Uluslar, üyelerinin birbirini asla şahsen tanımadığı ancak her birinin zihninde ortak bir bağ imgesiyle yaşadığı hayali cemaatlerdir."[3] Bu hayali bağların dijitalleşen dünyada nasıl bir forma evrileceği, önümüzdeki on yılların en büyük toplumsal sorusu olacaktır. Sonuçta, semboller ve mitoslar değişse de, kitle yönetiminin temelinde yatan o görünmeyen mekanizma, aidiyet ve güvenlik ihtiyacını yönetmeye devam edecektir.
[1] Emile Durkheim, Sorbonne Üniversitesi, "Semboller sadece toplumu bir arada tutan araçlar değildir; onlar aynı zamanda bireyleri ortak bir bilincin içine hapseden ve farklı sesleri boğan kutsal sınırlar çizer", Dini Hayatın İlkel Biçimleri, Paris, 1912
[2] Jean Baudrillard, Nanterre Üniversitesi, "Modernleşme süreci dini tamamen yok etmez; sadece dinin kamusal alandaki otoritesini bireyin iç dünyasına ya da yeni kutsallara doğru öteler", Simülakrlar ve Simülasyon, Paris, 1981
[3] Benedict Anderson, Cornell Üniversitesi, "Uluslar, üyelerinin birbirini asla şahsen tanımadığı ancak her birinin zihninde ortak bir bağ imgesiyle yaşadığı hayali cemaatlerdir", Hayali Cemaatler, Londra, 1983
YANSIMA Bilimsel Perspektif Dergisi
Ücretsiz Aylık Dijital DergiTel: 0 553 403 88 04 (WP/GSM)Makaleler özgün yorumlar sunar. Ayrıca sitemizdeki resimler; muhabirlerimizn çektiği özgün fotolgraflar, çizerlerimiz tarafından oluşturulan özgün karikatür ve özgün illustrasyonlardan oluşur. Alıntılar tırnak içinde ve kaynak belirtilerek sunulur."Bilgi, paylaşıldıkça artan tek hazinedir."