Ekonomi dünyası, bin dokuz yüz yirmi dokuz yılının sonbaharında Amerika Birleşik Devletleri'nde başlayıp kısa sürede tüm yerküreyi saran büyük bir karanlığa gömüldü. Tarihe Büyük Buhran olarak geçen bu derin kriz, sadece fabrikaların kapanmasına ve milyonlarca insanın işsiz kalmasına yol açmadı; aynı zamanda o güne kadar kutsal kabul edilen klasik iktisat öğretilerini de kökünden sarstı. Klasik iktisatçılar, serbest piyasanın kendi kendini her zaman dengeleyeceğini, devletin ekonomiye asla müdahale etmemesi gerektiğini ve "görünmez bir elin" tüm sorunları çözeceğini savunuyorlardı. Onlara göre işsizlik geçici bir durumdu ve piyasa eninde sonunda kendi dengesini bulacaktı. Ancak yıllar geçmesine rağmen dükkanların önündeki işsizlik kuyrukları kısalmadı, aksine daha da uzadı. İşte tam bu çaresizlik döneminde İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes sahneye çıktı ve serbest piyasanın her zaman kendi kendini iyileştiremeyeceğini cesurca haykırarak iktisat tarihinde bir devrim başlattı.
Keynes, klasik iktisadın en temel dayanağı olan "Her arz kendi talebini yaratır" fikrine karşı çıktı. Ona göre ekonomideki krizlerin ve durgunlukların asıl sebebi, fabrikaların üretim yapamaması değil, üretilen malları satın alacak yeterli paranın ve isteğin, yani efektif talebin piyasada bulunmamasıydı. "Büyük Buhran gibi derin kriz dönemlerinde ekonomik durgunluğun temel nedeni arz yetersizliği değil, insanların harcama yapmaktan çekinmesinden kaynaklanan efektif talep yetersizliğidir"[1]. Girişimciler geleceğe dair umutlarını kaybettiklerinde yatırım yapmayı bırakıyor, tüketiciler ise işlerini kaybetme korkusuyla paralarını yastık altında saklıyordu. Bu durum, piyasayı besleyen para akışının durmasına ve ekonominin bir girdaba girmesine yol açıyordu. Keynes, bu ölümcül döngüyü kırabilecek tek gücün, dışarıdan yapılacak büyük bir can suyu müdahalesi, yani devletin bizzat kendisi olduğunu ileri sürdü.
Teorinin en büyüleyici ve lise çağındaki bir gencin bile kolayca anlayabileceği kısmı, devletin harcadığı her bir kuruşun piyasada zincirleme bir reaksiyon yaratmasıdır. Keynesyen ekonomide çarpan mekanizması olarak adlandırılan bu sisteme göre hükümet, kriz anlarında bütçe açığı vermeyi göze alarak devasa altyapı projeleri başlatmalıdır. Örneğin devlet bir köprü veya baraj inşaatı başlattığında, burada çalışan binlerce işçiye maaş ödenir. İşini ve gelirini geri kazanan bu işçiler fırından ekmek, terziden kıyafet alır. Geliri artan fırıncı un fabrikasından daha çok un sipariş eder, un fabrikası ise çiftçiden daha çok buğday satın alarak yeni işçiler istihdam eder. Böylece devletin piyasaya enjekte ettiği yapay canlılık, dalga dalga yayılarak ekonominin çarklarını yeniden döndürmeye başlar. "Maliye politikası araçlarının ve kamu harcamalarının çarpan etkisi, durgunluk dönemlerinde özel sektörün bıraktığı boşluğu doldurarak üretimi tetikleyen en dinamik mekanizmadır"[2].
Bu devlet eliyle müdahale mantığı, bin dokuz yüz otuzlu yıllarda sadece batı dünyasında değil, genç Türkiye Cumhuriyeti'nde de karşılık bulmuştur. Büyük Buhran'ın küresel etkileriyle sarsılan Türkiye, özel sektörün sermaye yetersizliği içinde olduğu o dönemde Atatürk liderliğinde "Devletçilik" ilkesini uygulamaya koymuştur. Keynesyen yaklaşımla büyük bir felsefi paralellik gösteren bu hamle sayesinde, devlet bizzat bütçe ayırarak yurdun dört bir yanında şeker fabrikaları, pamuklu dokuma tesisleri ve demir çelik fabrikaları kurmuştur. Böylece hem yerli üretim canlandırılmış hem de Türk halkına iş imkanı sağlanarak krizin yıkıcı etkileri en aza indirilmiştir. Batıda ise Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Roosevelt, Keynes’in teorilerine paralel olarak New Deal adını verdiği devasa kamu harcamaları programıyla ülkesini buhrandan çıkarmayı başarmıştır.
Keynes’in getirdiği bu yeni bakış açısı, kapitalizmin doğasındaki krizleri evcilleştiren ve onu mutlak bir çöküşten koruyan bir zırh vazifesi görmüştür. "Keynesyen devrim, serbest piyasa kapitalizminin kendi kendine işleyen kusursuz bir makine olduğu dogmasını yıkarak devlet müdahalesini sistemin kurtarıcısı haline getirmiştir"[3]. Hükümetlerin kriz dönemlerinde kamu harcamalarını artırması, vergi indirimleriyle halkın cebinde daha çok para bırakması ve merkez bankaları kanalıyla faizleri düşürerek piyasayı fonlaması günümüzde bile her ekonomik sıkışmada ilk başvurulan reçetedir. Yirminci yüzyılın ortalarından itibaren modern iktisat politikalarının temelini oluşturan bu yaklaşım, ekonomik dengenin sadece piyasanın insafına bırakılamayacak kadar hayati bir toplumsal mesele olduğunu kanıtlamıştır.
[1] John Maynard Keynes, Cambridge Üniversitesi, "Büyük Buhran gibi derin kriz dönemlerinde ekonomik durgunluğun temel nedeni arz yetersizliği değil, insanların harcama yapmaktan çekinmesinden kaynaklanan efektif talep yetersizliğidir", The General Theory of Employment, Interest, and Money, Londra, 1936
[2] Paul Samuelson, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü, "Maliye politikası araçlarının ve kamu harcamalarının çarpan etkisi, durgunluk dönemlerinde özel sektörün bıraktığı boşluğu doldurarak üretimi tetikleyen en dinamik mekanizmadır", Foundations of Economic Analysis, Cambridge, 1947
[3] Robert Skidelsky, Warwick Üniversitesi, "Keynesyen devrim, serbest piyasa kapitalizminin kendi kendine işleyen kusursuz bir makine olduğu dogmasını yıkarak devlet müdahalesini sistemin kurtarıcısı haline getirmiştir", John Maynard Keynes: Hopes Betrayed, Londra, 1983
YANSIMA Bilimsel Perspektif Dergisi
Ücretsiz Aylık Dijital DergiTel: 0 553 403 88 04 (WP/GSM)Makaleler özgün yorumlar sunar. Ayrıca sitemizdeki resimler; muhabirlerimizn çektiği özgün fotolgraflar, çizerlerimiz tarafından oluşturulan özgün karikatür ve özgün illustrasyonlardan oluşur. Alıntılar tırnak içinde ve kaynak belirtilerek sunulur."Bilgi, paylaşıldıkça artan tek hazinedir."